"Her zaman savaşmanın intihardan başka bir farkı yoktur Garion. Binlerce dövüşten galip çıkabilirsin ama birinde kaybetmen ruhunu boşluğa göndermeye yeter."
"Mandorallen savaşmanın olabilecek en onurlu şey olduğunu söylüyor."
"Mandorallen yarım tonluk bir zırhla yolculuk yapmasının atı için hiçbir zorluk yaratmadığını da söylüyor." diye homurdandı İpek. Atın gözlerindeki derin hüzne bakılırsa ince alayı pek boşa gitmemişti.
"Bu doğru olsa bile ne zaman savaşıp ne zaman kaçacağımı nereden bilebilirim ki?" dedi Garion.
"Beynin Garion, onu sadece dev kayalara uçmaları için emir verirken kullanamazsın."
Garion Aşarak'ı yanarken izlediği günü hatırlayınca midesi kasıldı. Yeteneklerinin yeni farkına varan biri içim makul derecede endişeliydi. Belgarath ile o uzun konuşmayı yapmamış olsa eve doğru koşarak kaçacağından emindi. Evinin ne tarafta olduğunu bilseydi.
"Ağır zırhlı bir Murgo şövalyesi mideme bir buçuk metrelik bir çelik parçası sunma ümidiyle üzerime koşarken yeterince iyi düşünebileceğimi zannetmiyorum."
"Korkuyla yaşayan insanlar iyi düşünemediğinde kaçar. Belki sen de öyle yapmalısın."
"Ben korkak değilim!" diye patladı Garion. Polgara'nın kendisini sürekli ayak altından çekmesine duyduğu öfke zaman zaman kontrolden çıkıyordu.
"Değilsin. İnsanları dokunmadan ateşe verebiliyorsun, ölü bir tayı canlandırabiliyorsun, kilitli kapıları tek dokunuşunla açabiliyorsun. Bütün bunlar sadece 16 yaşında bir çocuk olmanı değiştirmiyor Garion, savaştan kaçmanla değerlendirilebilecek bir yaşta değilsin. Tam aksine senden beklenen bu, kehanet gerçekleşene kadar yaşaman gerekiyor. Kaçabildiğinde, kaç."
"Ama kaçmak istemiyorum, Durnik kadar iyi savaşabilirim."
"Hiçbirimiz onun kadar iyi savaşamayız. Biz düşmanlarımızın zayıf noktalarını bulmak için uğraşırken Durnik yarısının kafasını uçurmuş oluyor. Bir gün kendi kafası yerinden çıkmaya karar verirse Polgara onu önce canlandırır, sonra tekrar öldürür."
"Evdeyken ne ona ne de bana böyle davrandığını görmemiştim."
"Evdeyken yaptığınız en tehlikeli şey bulaşıkları yıkamaktı Garion."
Garion tekrar evini hatırladı. Nyissa'dan, Drasniya'dan, Tolnedra'dan geçtikleri haftalar boyunca görüntüler aklından yavaş yavaş silinse de duyduğu özlemi silemiyordu.
"Bana biraz güvenirse ölmem, ama bulaşıkları yıkarken bile gözü üstümde olursa sıkıntıdan ölebilirim."
"Dünyanın her yerinden seni bulup öldürmek için casuslar gönderiliyor, bazıları insan bile değil. Bunlar bitene kadar dostlarına bile güvenemezsin. Her insan hata yapar, sen hata yaptığında Polgara orada olmazsa bütün dünyayı kaybederiz."
"Güvenemezsem dostlar ne işe yarar ki?"
"Onlardan nefret et demiyorum, ben de senin dostunum ama bana da güvenemezsin. Tanrılar bile zaman zaman saçmalar, onlardan daha üstün olduğumuzu düşünme."
"Bütün bunları yaşamak zorunda olmam haksızlık."
"Sadece dünyanın en iyi hırsızı olaran anılmak yerine Drasniya Prensi ünvanını taşımak da haksızlık, ama şikayet ettiğimi hatırlamıyorum. Bazı şeyler bizim tercihimiz değildir, bazı şeyler kimsenin tercihi değildir."
İpek günler sonra ilk kez Drasniya'yı, Porenn'i hatırladı. Ayrı olmalarının nedeninin bu yolculuk olmadığını da.
"Bunlar yaşadıklarımızı daha katlanılır yapmıyor."
-Ve şikayet etmek daha çekilmez hale getiriyor Garion. Ce'nedra seni yontmakta zorlanacak.
Garion'un yüzü beyaz ile kırmızı tonları arasında gidip geldi ve en sonunda çareyi kıpkırmızı olmakta buldu.
"Susmamı söylesen yeterdi."
"Susmanı istemiyorum. Aslında istiyorum ama yağan karın olmayan sesini dinlemek yerine seni dinlemek daha az rahatsız edici. Ayrıca Ce'nedra bir prenses, sen ona ilgi duymuyorsan bile o seni istediğinde alır. Ama işler zaten böyle değil, değil mi?"
Garion'un yüzü bu kez kırmızı ile mor arasında kendisine oturaklı bir patlıcan rengi buldu.
"Ona ilgi falan duymuyorum ben!"
İpek güldü. "Senin yaşında Ce'nedra gibi birine ilgi duyamamak acı verici olmalı. Neyse ki onun konumunda birinin ilgi görmek için çabalamasına gerek yok, birini bulacaktır.
Garion içinden geçen rahatsız edici sıcaklığa küfretti.
"Ondan nefret etmiyorum, sadece..."
"Sadece seni sinirlendirmekten zevk alıyor gibi görünüyor ve sen karşılığında bir şey yapamıyorsun."
"Evet demem mi gerekiyor?"
"Kadınlar böyledir Garion. Onlara bir korsana davrandığın gibi davranamazsın ama gerektiğinde bir korsan kadar acımasız olabilirler. Bu onların ilgilenme biçimi, bizim küçük ve sinir bozucu oyunlar olarak gördüklerimiz onların hayatının en büyük eğlencesi. En azından seni sinirlendiren ama sevdiğin biriyle yaşayacaksın. Yaşayamamaktan iyidir."
Garion İpek'in Drasniya'dan ayrıldıktan sonra giderek daha sessiz biri olduğunun farkındaydı. Günün on saatini konuşmaya ayıran biri için farkedilmemesi oldukça zordu.
"Ayrıldığımızdan beri Porenn'i düşünüyorsun değil mi?
İpek'in yüzünden bir karaltı geçti.
"Porenn'in düşünülmeye ihtiyacı yok. O benim kraliçem ve hala sadık olduğum bir kralım var."
"Yine de düşünüyorsun."
"Murgolar hariç kimse düşünmeden hayatta kalamaz ve Murgolar hariç herkes aşık olduğu kadını düşünerek ömrünü yavaş yavaş kısaltır. Hayat bazı ırklar için daha kolay."
"Onunla konuşmayı denedin mi?"
"Bak Garion, Porenn resmi olarak evli ve kocam dediği kişi benim kralım. Krallık içinde biri bundan haberdar olsa kafam yerinde iki günden daha uzun süre kalmazdı."
"Seni endişelendiren şey hayatta kalıp kalmamak değil." dedi Garion. Bir an aynı hissi iç organlarının anlamsız bir köşesinde hissedince irkildi.
"Beynini Nyissa'da böyle pratik kullansaydın Aşarak'tan o darbeyi yemezdin."
"Yani?"
"Bazen sevdiklerinin senden uzak olması daha iyidir."
"Porenn sadece seni gördüğünde mutlu oluyor, sen de sadece Porenn'i gördüğünde yalan söylemiyorsun. Bir labirent içinde birbirinizi bulup yeniden kaybetmeye çalışmak yerine kaçabilirsiniz."
"Kafamı olduğu yerde sevdiğimi söylemiş miydim?"
"Porenn'i sevdiğini de söylemiştin."
"Bazı şeylerin kimsenin tercihi olmadığını da söylemiştim. Git biraz odun topla, üşümekten daha yararlı şeyler yapmazsak Polgara üstümüzdeki giysileri ateş yakmak için kullanır"
Not: Evet var olan hikayelerin karakterlerini çalıp kendim devam ettiriyorum ve böyle bir özgürlüğüm var. Ne? Daha iyi bir oyalanma aracı bilen varsa mail adresim aşağılarda bir yerde olacak.
Ama bunu bilmek içimin sürekli rezonans halinde olmasını, iki bilyenin birbirine vurduğu an oluşan çatırtıyı sürekli hissetmemi engellemiyor. Gidip eczaneden "usta iki de Strepsils ver" diyerek alabileceğim bir ilacı olmaması dışında bu kronik kendine acıma halinin gripten, zatürreden bir farkı yok. Kaburgalarımı söküp içime Vicks sürebilsem belki geçirir bile, Vicks öyle bir ürün piyasaya çıkaramadığı sürece benim için hep babaanne ilacı olarak kalacak. Vücut "başlarım öyle gribe" deyip virüse saldıramadığı, daha doğrusu psikolojik virüs diye bir şey olmadığı için böyle mal bulamamış mağribi gibi böğrümde öküzlerle geziyorum. (p.s. böğre öküz oturması kavramını dün Sine kullanmamış olsa böyle dumur bir betimleme yapamazdım, buradan sevgilerimi iletenziyo) Yani "bu yazı nereye gidiyor allahın manyağı" sorusunun cevabını vermek gerekirse, bir yere gitmiyor. Bilmemkaçıncı geleneksel kendime acıma şenliklerimi başlattığım için çok daha anlamsız yerlere gidecek orasını biliyorum, ama bu sefer kendime acıma nedenim sağlam en azından.
Sevemiyorum arkadaş ben artık, baya. Yani seviyorum da içim eskisi gibi anaforlar oluşturmuyor, oluşturmayınca kendimi kandıramıyorum, kendimi kandıramayınca çok çabuk kırılıyorum. Evet 23 yaşında ve gayet sakallı bir insan olarak kırılabiliyorum ve "get over it" diye beynimi yiyecek insanların etkisine karşı da bağışıklığım var. Ayrıca kırılıyorum lan ne var, ısındığımı düşündüğüm biri bana yalan söyleyince kırılıyorum, 80x20 kütük değilim ki ben. Moron da değilim, layürügit denilse ben de o an küfür dağarcığımdan uygun küfrü kullanır sonra giderim yani. "Ya arkadaşım aradı, Zeus kargoyla yıldırım yollamış da onu almam lazım, ben gelemiyorum sanırım" demeye gerek yok, "Ya arkadaşım aradı, öyle aradı yani, bi anlık gazla söz vermiş bulundum ama seni verdiğim sözü tutacak kadar önemsemiyorum, nasıl yapalım?" dese devamını ben getiririm. Bu yazıyı şuraya kadar okuyan varsa kendi kendine "piiii yalancı herif bir de sevemiyorum diyor" demeye başlamıştır. Size bir çift lafım var:
"Evet, belki seviyorum, belki hepinizden çok. Hanginiz durdunuz bir güz gecesi kavak ağacının altında..." diye devam edecek bir yazı beklemeyin arkadaşım. Ben böyle bir insanım, severim sevmiyorum derim. Bak diyorum: Sevmiyorum. Ama aynı zamanda o şikayet ettiği kronik acıyı yaratıp, onun sayesinde kırılmak, üzülmek nedir bilmeyen, "pff zaten rezil bir insanım ben" tadında yarattığı kalkanla hayatını bir şekilde devam ettiren de bir insanım. Dolayısıyla neredeyse iki yıl sonra tekrar üzülünce (ki o iki yıl içerisinde üniversitede bir dönemimi tamamen patlattığımda bile pek tınlamamıştım) Arnold Schwarzenegger'in 20 yıl önceki halinden mideme ışık hızıyla yumruk yemiş gibi oldum. İşte ne zaman biriyle yakınlaşsam ütopik bir pre-destruction alarmı gibi kasılıp, o yakınlaşmanın sonunu getirecek anı iki saniye önceden bana bildiren o mideye kafam girsin. O yüzden tatsız bir laf duyacak olduğumda zaten hissetmiş oluyorum ve bu yüzden karşımdakine gerekli cevabı anlık sinirle yapıştıramayıp "iyi ben siktirip gideyim o zaman" diyerek uzaklaşıyorum. Zira bir zamanlar en fazla cilalı bir odun parçası kadar kırılgan olan ruhsal sistemim daha fazla hırpalansın istemiyorum. Asıl şaşırtacak bilgiyi de vereyim, bu benim ruh halimin harap olmamış görüntüsü. Şu yazıyı yazan tarafım henüz yeterince örselenmiş değil, örselendiği günü ben iyi biliyorum, o yüzdendir özel olması gereken hayatımı böyle bloglara döküp kendi kendimden tiksinmem. Neyse bu yazıyı da 50 paragraf daha devam edecekmiş hissi verdiğim bir anda bitireyim, bir iki ay sonra da tekrar okuyayım ki ne kadar ruh hastası bir insan olduğum kendi yüzüme çarpılsın, bir daha oturup böyle şeyler yazmayayım, yazılarımı okuyan iki kişiye de "ulan 4 saat Rutkay Aziz'in diyaframdan titreyen şiirlerine maruz kalaydım daha iyiydi" dedirtmeyeyim.
"-I'm an obsessive compulsive addiction seeker, lost half of my entire family and still can't give a crap because I'm also a coward. I screwed up my relationship with the only people I care about. I don't know how to act around people, so I try to help them, act like I actually sympathize. I can't love anymore, not because I hate everyone, because I can't feel a thing for anyone anymore. But I try to fall in love, occasionally, it's like making a car work without an engine. It's hard, really, not being able to take pleasure from anything. The only thing that keeps me sane is my insanity. I'm like a scrambled egg, scrambled and burned way too much to actually taste like an egg. I also hate it when I start a sentence with "I". I'm screwed up like everyone else, the only difference is that I can confess and still carry on sleeping on a bed of thorns. That doesn't make me interesting, it makes me a piece of shit hidden behind a cloak of misery.
-Are you done destructing yourself?
-Maybe.
-We should get some pizza.
-I hate anchovies.
-Order one without anchovies.
-You love anchovies and I love stealing your pieces, this two contradict each other.
-That's why I love anchovies."
Neyse ne diyordum, başkasını bilmem de bana yazdıracak şeyler kolay kolay ortaya çıkmıyor diyordum. Belki zamanında obsesif gibi sürekli yazmış çizmiş olmamın sonucu. Travma yaşatacak sorunlar ve rüyalar dışında bir şey bana defter açtıramıyor artık. Eskiden rüyalar da bu kadar dumura uğratmıyordu beni. İnsan belli bir yaşı geçtikten sonra rüyalara inancını kaybeder, uyandığında rüya olduğunu daha çabuk kavramaya başlar, bende Benjamin Button sendromu olduğu için geriye doğru gidiyorum. Bilenler bilir (evet), bilinçaltıyla savaşmak zordur. Hatta senin benim, düzeltiyorum, senin senin gibi insanlar bilinçaltının varlığını görmezden gelir ve o her kendisini gösterdiğinde şapşallamaktan yorulmaz.
Bu fazlasıyla kişisel savaşa, kendi kendine konuşmaya ve alternatif gerçekler yaratıp bunların peşinden gitmeye alışanlara şizofren diyoruz. Gidip büfeden su falan aldığım, yarım ekmek döner yediğim, "abi savunmada çok boşluk bırakıyoruz" geyikleri çevirdiğim gerçeklikten yeterince daralmadığım için henüz bu ünvanı alabilmiş değilim. Ama garip yerlerden beslenen rüyalarım sağolsun, arada sırada hayatımı başka bir boyuta bağlı şekilde yaşıyorum. Semi-psychotic diye bir kavram yoksa bile bugün yarattım, mutluyum gururluyum.
Psikoloji ve psikanaliz okumayı ciddi şekilde düşünüyordum bir ara. O düşünceden kolay vazgeçmesem daha iyi olurmuş, beyin denilen kıvrımlı patates neden kendisine saldırır onu çözemiyorum çünkü. Belki de o kadar iyi değiliz, veya o kadar naif olmak için yaratılmadık. Zira (zira!) zihnin doğal refleksi çalışmadan, acıdan, sıkıntıdan kaçmaktır, en azından biz öyle biliyoruz. Beyin denilen şey bomboş bir kaldırım dururken kımıl kımıl, akmayan, BİM torbalı teyzelerin tıkadığı karşı kaldırıma geçmeyi tavsiye etmez. Absürd derecede pahalı bir şey görünce "bu niye pahalı" der. Düşerken ayağı yaralanmasın diye vücuda kafa üstü çakılma emrini vermez. Ama nedense en rahatsız anıları biriktirir, toplar, sıraya koyar, sonra zamanının geldiğine inanınca üzerinize fırlatmaya başlar. Kendi beynimi tokatlamayı düşünüyorum biraz adab-ı muaşeret öğrenmesi için. Hayır yani bu saldırılar sonucu sapıtsam, kayışı koparsam, meczup durumuna düşsem benimle birlikte kayalara gelecek beyin yine kendisi. İnsepşın deneyip limbo limbo şişeler konumuna gelsem ne kazanacaksın beyin, ne istiyorsun benden?!
İşte bu beyin, aynı beyin, dört saatlik ölümcül derecede sıkıcı bir konferansta kendisini eğlendirmeyi başarıyor mesela. En tırt filmleri izlemeye mecbur kalınca "allah belanı versin ben gidiyorum" diyerek kulağımdan dışarı atlamıyor. En tiksindiğim aktivitelerden biri olan ve ciddi şekilde yaklaşan "bayram gezmeleri" sırasında üstüme benzin döküp yakmamı engelliyor. Ama uyuyunca sinsi gibi, çakal gibi, Ali Eren Beşerler gibi bana, dolayısıyla kendisine saldırıyor. Uzlaşmayı da kabul etmiyor, çünkü "günde bir saat istediğin gibi takıl, istersen uçan zebralar göster bana, ama rüyalarımı rahat bırakacaksın ulan!" teklifimi reddettiğini dün gece anladım.
İşin ilginci, gerizekalı olmadığım için gün içinde üstümde dolaşan ütopik düşüncelerin gördüğüm rüyanın sonucu olduğunu biliyorum. Ama bu, göğüs kıllarımı ağdayla alsalar bile yapmayı reddedeceğim şeyler hakkında aniden olumlu düşünmeye başlamamı engellemiyor. Şeref yoksunu bilinçaltım inceden inceye çalışıyor, kitaplarda yazdığı gibi günlük hayatta kendisini geri plana almıyor, "olm akşam bi 70'lik bitirelim bence" şeklindeki keyif pezevengi tavırlarını sürdürüyor. Aynı vücudun içindeyiz, yani o 70'liği bitirecek kadar Jim Morrison olsam ertesi gün hayvansal baş ağrısını çekecek olan tek ben değilim. O kafayla 8 saat derse girecek olan şerefsiz yine o bilinçaltı. Tamam belki kendisini günlük hayatta gerçekten gizliyor, ama 5 yaşında kum havuzunda düştüğümü ortaya çıkarabiliyorsa hayatın her anında benimle işte. Gözyaşlarımızın tadı aynı lan, niye üstüme geliyorsun, niye ağlak Şebnem Ferah alıntıları yaptırıyorsun bana?
Ama ben bu oyunu bozarım. Bunu yazarken bana bıyık altından gülüyor olabilirsin, benim bıyığım olduğuna göre senin de vardır. Ama illa ki alt benlik baskılayıcı bir ilaç çıkacak ve bunun adı Prozac olmayacak, o olmadı Hagi'nin yorulduğunda sahada yaptığı aktif dinlenmeyi kendi hayatıma uyarlayarak yıllar boyunca uyumayacağım. Yapamam zannediyorsan yanılıyorsun. Belki yapamam ama her akşam iki bira çakıp uyursam sabah bana bir halt hatırlatamazsın bence. Evet belki göbeğim coşar, belki alkolik olurum ama sabah kalktığımda hayatımı ceviz kıracağıyla parçalayacak kararlar alma eğiliminde olmam en azından. Hem göbeksiz erkek kaçak çıkılmış kata benzer, kalın çerçeveli hipster gözlüklerine benzer, önsözü kendisinden güzel olan kitaba, çok gürültülü çalışan bilgisayar kasasına benzer. Tasvip etmiyorum.
"-I remember everything. I was here before you opened your eyes and walked through the mist of pain. I felt darkness in the soul of this world, long before your God thought it was nothing. The same darkness that awaits you now. I know you. We are related in one form or another. However, you know nothing about me.
-I know your name. And Aphrael told me when your birthday is, before... that incident.
-My birthday? You... I do not have a birthday! Only thousands of days flowing before me.
-Yeah, sure. Everyone has a birthday.
-Except the ones that disinherited their birthmarks. You cannot know, you... Unfortunately you have a very short lifetime to understand what this means.
-Try me.
-You are being ridiculous.
-I'm good at understanding weird things.
-Your kind is only good at messing things up.
-I'll pretend like I didn't hear this.
-Your choice.
-So?
-So what?
-Will you explain what this birthmark thing is, or will you just wait for me to die because of the excessive level of boredom I'm suffering from?
-That suffering will come from different paths in front of you, try to deal with it. You do not know the meaning of giving up, do you?
-It's called bravery.
-It is called imprudence in some parts of this universe, but very well. I will tell you what a birthmark means. Even though I do not believe you are capable of understanding it.
-You are really sweet. Now carry on.
-A birthmark, is just a period of time for your kind. The moment of your birth does not matter to you that much. For us, the exact second of our birth becomes a chain of equations related to the ancient numbers, that can lead this universe to its end.
-Ancient numbers?
-You know them, you are one of these numbers. 3, 9, 17 and 23?
-I was never good at math. So, this universe can screw itself up, just because you were born on the 4th of July?
-If I said yes, would you shut up and leave my territory forever?
-Nope.
-Then no. And be aware, numbers are the children of philosophy, not mathematics. Mathematical equations were the core of all this diabolism in our universe.
-I feel like my brain will explode in just a couple of minutes.
-Look, our birth has a strong connection with the creation of this universe. You are free to believe that "We are special, all of us" lie, but nobody is special. Even my kind is bound to fulfil the destiny of our Gods, nothing more than that. Anyway, there is a way to shut down The Gates, forever.
-There is no possible way of doing this. That was the reason why The Gates were made at the first place. To get rid of all the evil in your and my world and keep them in their prison eternally.
-Eternity is overrated.
-So your rusty Gods can get out of their cages and destroy us whenever they want?
-Do you know what patience means or will I have to explain that too?
-Patience is overrated."
-Bamyayı bazen çok seviyorum, bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen.
-Gidene niye gittin demeyi gelene niye geldin demekten daha fazla isterim, ama genelde tam tersi olur.
-Saplantılı gibi kitap okuduğum günler geçti geçeli kendimi Ülker Altınbaşak gibi hissediyorum. O eşsiz sunta tadı içimde sanki.
-Dream Theater söz konusu olduğunda bendime sığmam coşarım. Önümde duranı çiğnediğim olur, kimse kusura bakmasın.
-Hayatımın herhangi bir döneminde huzurlu hissetmedim. Kafamda ben kendimi bildim bileli dolaşan haysiyetsiz tilkiler yüzünden huzur nedir bilmiyorum. Sözlük anlamına (a. 1. Dirlik, baş dinçliği, gönül rahatlığı, rahatlık, erinç) bakıp "ne acayip lan" diyebiliyorum ancak.
-Götüm kalkmıyor. Evet kaba bir açıklama oldu, ama bu böyle. "Sen şahanesin, istesen bir bakışınla iklimler değişir, elin yanlışlıkla masaya çarpsa fay hatlarını kırarsın" diye coşulsa bile ben o heyecanı yaşayamıyorum. "Eheh tabi neden olmasın"dan ötesi yok. I'm the king of the wooooorld moduna giremedim, eziğim o konuda.
-Galatasaray hayatımı yönlendiren iplerin üzerinde duruyor. O iyiyse hayatım çekilir hale geliyor, kötüyse her şey üst üste gelir. Buradan son üç yılı gerçekten sevimsiz olaylarla geçirdiğimi çıkarabilirsiniz. Siz yorulmayın diye çıkarıp bıraktım.
-Yazarken mental olarak ölümcül derecede zorlanıyorum artık. Çünkü beynim hep en alakasız hatıralarımı getiriyor yazarken. Ayağım yetişse beyin falan demeden tekmelerim.
-Kendi kendime konuşuyorum. Kendi kendimle münakaşa edebiliyorum, hatta kendi görüşüme katılmayıp kendime ayar verebiliyorum. Yolda dudaklarını kıpırdatarak yürüyen, tercihen siyah tişörtlü bir insan görürseniz deli deyin. Ama içinizden deyin, deli olduğum kadar çeviğimdir.
-Bir konuyu bir dönem iyi takip ettiysem yıllar sonra bile hakkında saatlerce konuşma potansiyelim var ve bu beni üzüyor. Çünkü kimse bir haltı düzgün takip etmediği için bütün söylediklerim onaylanıyor. "Valla doğru dedin" şeklinde.
-Sıcaktan terlemek yerine soğuk ısırmasından kulaklarımın kesilmesini tercih ederim.
-Kendimle başbaşa kalma kavramına akıl ve mantık sınırlarının almayacağı kadar bağlıyım. Bütün gün oturup dizi izlediği bir günün sonunda "Biraz da kendime zaman ayırayım" diyebilen bir insan varsa o da benim. Küfür etmek isteyenler için mail adresim aşağıda.
-Eğer bir şeyi yapmayı gerçekten istemiyorsam, yani gerçekten gerçekten istemiyorsam, aşırı ısrar durumunda can yakabiliyorum. Sonra bu canını yaktığım insanı üzmüş olmak benim canımı ohasal derecede sıkıyor ve bir başkasına patlıyorum. Bir şeyi yirmibeşinci "nolur"dan sonra yapmıyorsam, yirmialtıncıda kabul etsem bile zehir ederim. Yapmayın.
-Hayatımda bir (1) yıldan uzun süre bulunmayı başarabilmiş insanlar yukarıdaki maddeden ara sıra muaftır. Çünkü iğrenç hissettireceğini bilsem bile sevdiğim insanlar ısrar ederse kırmam. 500 kilometre yolu böyle bir hiç için gidip dönmüşlüğüm var. Yine olsa yine giderim ama dönmem, İzmir sıcak.
-Britanya'nın köpeğiyim ondan son 20 yılda iyice sığ bir hale getirilen Türkçe yerine İngilizce'yi tercih ettiğim durumlar oluyor.
-Benden küfür duymak isterseniz Galatasaray Sözlük konusunu açın. Sadece beş-on kişi, altı ayda nasıl en kaliteli sözlüklerden biri haline getirdiğimizi, sonra da sadece iki kişi tarafından nasıl Türkiye'nin en iğrendirici spor platformlarından biri haline getirildiğini ilgi çekici betimlemelerle anlatırım. Ama aile terbiyeniz bir daha eski haline dönmeyebilir. 2009'da bıraktığım sözlükte hala en çok entry giren yazarlar arasında olmamı da mizahi açıdan ele alasım var, ama almam.
-Bir konuda tersime gidilmesini istemiyorsam çok net anlaşılır. Anlatırım demiyorum, tavırlarımdan rahatça anlaşılır. Ama bunu görmesine rağmen ısrarla üstüme gelmeye çalışanlar da oldu. Daha gelirken di'li geçmiş zaman kipine düşünce bir kısmı vazgeçti. Sinirlenince kötü şeyler söyleyebiliyorum ben, özür dilerim o konuda.
-İnsan sarrafı değilim ama makul bir süreç sonrası kimin ne olduğunu rahatça anlayacak kadar akıl sahibiyim. Bu yüzden eğer soğuk davranıyorsam samimiyetsizlik sezmişimdir. Buna "başak burcu erkeği odunluğu" denir.
-Bir konuda gerçekten birikimim olduğuna inanıyorsam tam bir balta sapı gibi susarım. Konuşurken yeni şeyler öğrenemediğim konulara girmeyi sevmiyorum.
-Herhangi bir sanal tırtlıkta ya da gerçek hayatta karşısında uzun uzun konuşabildiğim insan benden ihtiyacı olduğunda canımı isteyebilir. İnsanlara yakınlık seviyemi ölçme aparatı bu cümle. Bu yüzden yeni yeni tanıyan insanlar benim için "sessiz, içine kapanık", uzun zamandır yanımda olan insanlar ise "lan bi sus" der. Susmam sustukça sıra bana gelir.
-Her yazımı dev bir gong sesi ile, aniden patlayan onlarca şampanya ve robdöşambrlı baba kahkahalarıyla, çıldırasıya görkemli bir finalle kapamak istiyorum. Yazıda bişey yok bari kapanışı akılda kalsın. Ama görüyorum ki yine olmadı.



